öne çıkan

Ege’nin Darbe Günlüğü

Çok uzun zamandır düşünüyorum ama düşünmüyormuşum, hayatımı planladım sanıyordum ama planlamamışım, mutluyum zannediyordum ama esasında mutsuzmuşum. Pekiyi, ben niye kendimi tanıyamamışım?

Büyük bir şirketin mağaza müdürü olan, haftanın 65 saati çalışıp, mesai ücreti bile almayan, ama arabasını şirket otoparkına koyabilen, emrinde 20 çalışanı olan ben! Kendini büyük gören Ege.

Her şey 15 Temmuz’da işyerindeki arkadaşlarla beraber Ankara’ya yaptığımız hafta sonu programıyla başladı. Ben de diğer pek çok beyaz yakalı arkadaşımın iş stresini atması için yaptığı gibi etkinlikler yaparım; bazen balıkçı olurum, bazen dağcı, bazen gezgin olurum, bazen gurme ama hep bir şeyler olmak için uğraşırım. Bunları bazen yıllık tatil günlerimde, genellikle de hafta sonu tatillerinde yaparım, ama mutlaka yaparım.

O gün de işyerinden arkadaşlarla kiraladığımız otobüsle, Aykut arkadaşımızın düğününe gidecektik. Aramızda kalsın esasında Aykut’u pek sevmem ama amaç eğlence olsun. Bir de tabii Zeynep gidiyordu.Benim baş düşmanım! O da benim gibi mağaza yöneticisi ve rakibim. CEO Hilmi Bey, her toplantıda Zeynep gibi olmazsanız yolları ayırırız diyordu. Yani Zeynep’in mağazasından daha fazla ciro elde etmem gerekiyordu. O yüzden Zeynep’e ne kadar çok gıcık olduğumu anlatmama gerek yok sanırım. Artık sadece onu geçmek için uğraşıyordum. Çok konuştum değil mi?

İş çıkışında yola koyulduk; her şey güzel gidiyordu. Bizim mağaza şefi Erol, şoförün yanına gitti ve bütün itirazlara rağmen Tarkan’ın eski albümünden şarkılar çalıyordu ‘’Oynama şıkıdım şıkıdım’’ bütün otobüs coşmuştu valla, helal olsun Erol diyorduk. Yani anlayacağınız bütün ekip keyifliydik. Birden , “Arkadaşlar susun, müziği kesin!” diye bir ses duyuldu. Bir baktım ki söyleyen Beylerbeyi mağazasından Ahmet. Sessiz sakin bir oğlan olan Ahmet niye böyle hiddetlenmişti birazdan öğrenecektik. Ahmet telefonla konuşuyordu birden ohhhh diye ses duyduk, hepimiz merak içindeydik. Telefonu kapatınca anladık olayları: Ahmet’e mesaj gelmişti. Ahmet Beylerbeyi’nde bir şeyler mi oluyor diye -Ahmet Beylerbeyi’nde ailesiyle bir evde oturuyordu- ailesini aradığında iyi durumda olduklarını öğrenmiş. Ama askerlerin sokakları kapattığını ancak şu an önemli bir şey olamadığını öğrenmiş. Hepimiz buz kestik, kafamızda deli sorular! Niye asker Beylerbeyi’ndeydi bilmiyorduk ama son sürat Ankara’ya doğru gidiyorduk.

Birden hepimiz telefonlara sarıldık, ben de mahalle arkadaşım Hikmet’i aradım ve ilk önce köprünün kapandığını sonra havalimanlarının kapandığını, bir de TRT’de darbe bildirgesi okunduğunu duyunca panik olduk: Darbe mi? Otobüsteki herkesle beraber bunu konuşuyorduk. Evet, muhalif bir insandım ama çözümün darbeyle değil demokratik yollarla olacağını da biliyordum. Tam bilmiyorduk neler olduğunu, hepimiz paniktik. Biz sadece eğlenceye gidecektik ama yolda neler olmuştu ve bu sırada Ankara’ya varmak üzereydik. Hepimizin elinde telefon edindiğimiz bilgileri birbirimize söylüyorduk “abi Türksat’a girmişler”  gibi; o sırada bomba benzeri sesle birden kendimize geldik Ankara’ya girmiştik ve otobüsün camı sarsılmıştı. Herkes bağırıp birbirine sarılıyordu. Şoför o sırada durmak istedi, ben inisiyatif alarak “hayır devam edelim” dedim. Meclisin yakınlarında bir otelde kalacaktık  “Oraya kadar hiçbir şekilde durmak yok” dedim. O sırada gözüm Zeynep’e takıldı; korkudan koltuğa sinmiş bekliyordu, hemen yanına gittim:

“Zeynep merak etme geçecek” dedim (kendim bile inanmıyordum).

“Gerçekten mi?” diye sordu.

“Evet, merak etme” dedim.

İşte o sırada sarıldı bana (ne oluyor bana kendine gel düşmanı o!)

“Ben hiç yalan söyledim mi sana”

“Hayır, ama bilmiyorum” dedi.

“Az kaldı, otele varıyoruz, otele varınca rahatlarız” dedim.

Yarım saat bu şekilde geçti. Tabii Ankara’da ilerledikçe elinde Türk bayrakları olan insanları görünce rahatlamamıza rağmen, sürekli otobüsün camı titreyerek gidiyorduk. Üçüncü ve dördüncü seferden sonra alışmıştık ama yine de korkuyorduk.

Otele yaklaştık, oteldeki herkes şaşkınlık içince TV’yi izliyordu. Biz de işlemler olurken izlemeye başladık. TV’de ölen insanları gösteriyorlardı, dehşete kapıldık. Kanımın çekildiğini hissettim. İşlemler bittikten sonra hemen odalara çekildik ve odalarda korku içinde TV izlemeye başladık. İşte tam o sırada tiz bir ses duyduk ve sonra inanılmaz bir bom sesiyle sarsıldık: Evet, oteli bombaladılar dedim ve bizim odanın camları bir anda patladı. Evet, sanki Türkiye’de değil o TV’den izlediğimiz Suriye’deydik! O an aklıma Zeynep’ten başkası gelmedi, koşarak odasına gittim. Zeynep dolabın yanına saklanmış dua edip ağlıyordu. Hemen yanına gittim, beni görünce sarıldı ve o sırada bir bom sesi daha geldi. Otelden ağlama sesleri geliyordu; evet, hepimiz ölecektik ama ben cennetteydim zaten; buna rağmen korkuyordum.

Üstümüzden geçen uçaklar yakınlaşınca Zeynep bana daha da sarılıyordu çünkü; camlar titremeye başlıyor, otelden çığlık sesleri yükseliyordu. Evet, ben ölüyordum ve o an yeni aldığımız evin taksitlerini ailem nasıl ödeyecek diye düşünüyordum. Tüh be krediyi babam çekti, ben çekseydim keşke; ölürsem sigorta karşılar diye düşündüm. Ne garip değil mi? Böyle bir durumda ev taksitini düşünmek! O an kapitalizme küfürler saydırıyordum ki bir bom sesi daha geldi evet bu çok yakındı.

-Zeynep “Otele mi geldi?” dedi.

“Hayır, rahat ol ama yakına attılar” dedim.

Sokaklardan çatışma seslerine benzer sesler geliyordu. Allahım! Neler oluyordu ne yapıyorduk biz, kimdi darbeyi yapan, TV’nin dediği gibi cemaatçilerse, neden ordunun geri kalanı yok etmiyordu onları? Diye düşünürken otel müdürü geldi ve aşağıda güvenli bir yer olduğunu, oraya gitmemiz gerektiğini söyledi. Hemen ivedilikle sığınak denilen yere gittik, nerdeyse bütün otel küçücük odaya sığmıştık. -Duruma bak  5 yıldızlı otelde 1 gece  keyif geçireceğiz diye düşünürken küçücük sığınaktaydık -.O sırada öğrendik meclisin bombalandığını, genelkurmayın esir olduğunu, ancak darbenin etkisini kaybettiğini! İşte böyle saatler, bize göre aylar geçti ve çoğumuz yorgunluktan sızdık.

Sabah uyandığımda Zeynep’in başı omzumdaydı, darbenin başarısız olduğunu müdür beyden öğrendik ve sakince otel lobisine çıktık. Vay be ne geceydi, otel sahibi gelip hepimize, geçmiş olsun kahvaltılar şirketten dedi. Sadece güldük, aç olduğumuzu bile hissetmiyorduk. Biten şarjlardan dolayı ailelerimizi otel telefonlarından aradık. Tabii düğün iptal olmuştu, olmasa da geri dönmeye hazırlanıyorduk.

O sırada Zeynep yanıma geldi “Ege, bana bu şirket seni hep hedef, kısacası düşman olarak önüme koydu. Seni ve diğer mağaza müdürlerini geçmek için uykusuz kaldığım geceler oldu ve bu çalışmam için mesai ücreti bile almadım. Ama dün, zor durumda yanımda hep sen ve diğer arkadaşlar vardı. Hilmi Bey falan yoktu!” dedi. Bende Patronların amacı bu” dedim. “Sağ ol” dedi (ne kadar tatlıydı ya). Hızlıca hazırlandıktan sonra dönüş yoluna girdik, dönüşte kimsenin sesi çıkmıyordu. Akşam saatlerinde İstanbul’a vardık. Herkes birbiriyle vedalaşıp eve gitti.

Ben de bir gün sonra Hilmi Bey’i aradım. Hilmi Bey’e başımızdan geçenleri anlattım ve mağaza müdürü olarak, çalışanlarımın için psikolojilerini düşünüp hiç değilse bir-iki gün izin istedim. Hilmi Bey “Yaşadıklarımız çok kötü ama hayat devam ediyor, para kazanmamız lazım” dedi. “Ailemizi geçindirmemiz gerek (nasıl bir ailesi varsa; kazan kazan geçinemiyor) haksız mıyım?” Diye sordu. “Ama Hilmi Bey” derken “Vallaha Ege, öyle izin mizin vermem işine geliyorsa”  dedi. “Tamam Hilmi Bey” dedim. O an kredi kartı borçlarım ve ev taksitlerim aklıma geldi, sustum.

Uzun zamandır bu şirkette bölge mağaza müdürü olmayı düşünüyordum. Bunun için başta Zeynep olmak üzere birçok mağaza müdürünü/müdüresini ezip geçmek istiyordum. Şimdi ne kadar anlamsız geliyor kulağıma, araba taksitlerimi yeni bitirmiş, ev taksitlerine girmiştim. Hayatımı Kendince güzel planlamış mutluyum sanıyordum oysa; sistem bana ev ve arabayı kredilerle aldırarak, bütün gerekli, gereksiz harcamalarımı kredi kartlarıyla yaptırarak kendi kazandığım parayla beni sistemin  kölesi haline getiriyordu. Öyle bir koza örmüş ki bana kelebek olup özgürce uçamıyorum. Ama biliyorum; bugün olmasa da bir gün biz çalışanlar birleşerek bu kozayı yırtıp, özgürce uçacağız. Bu umutla diyorum ki; bütün işçiler birleşin…

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*